Oyun sistemlerini, rehberleri, tarifleri ve macera içeriklerini daha hızlı bulmanız için yenilenmiş bilgi merkezi.
Tarihçe kategorisinde DWAR: Ejderhalar Mirası için hazırlanmış rehberleri, sistem açıklamalarını ve oyuncu ipuçlarını bulabilirsiniz.
Kaelen’in sakladığı eski kayıtların kenarlarında, birbirinden habersiz yolcuların aynı cümleyi yazdığı söylenir: Kuleye ilk girişimde karşıma çıkanların adlarını öğrendim. Sonrakilerde, o adları neden bildiğimi.
Arındırma Kulesi’nin kapıları ilk açıldığında insanlar oraya unutmak için gelirdi.
Savaştan dönen bir asker, yüzünü bir daha göremeyeceği dostunun adını fısıldardı. Bir tüccar, kıtlık sırasında sakladığı tahılı anlatırdı. Bir hükümdar, emriyle yakılan köylerden söz eder; bunları söylerken bile kendisine başka bir yol bırakılmadığını savunurdu.
Kulenin ilk muhafızları dinlerdi. İçlerinden biri, sonradan İlk Mühürdar diye anılacak olan adam, hiçbir itirafı yarıda kesmezdi. Onun inancına göre bir ruh, yaptığını kendi sesiyle duyabildiğinde değişmeye başlayabilirdi.
Dorukta beyaz bir ışık yanardı. Arınmaya gelenler o ışığın önünde durur, içlerinde taşıdıkları karanlığı mühürlere bırakırdı. Kapıdan çıktıklarında omuzları hafiflemiş olurdu. Bazıları evine döner, kırdığı insanlardan af dilerdi. Bazılarıysa hiçbir şey olmamış gibi eski hayatına devam ederdi.
Bu ikinci grubun dönüşleri giderek sıklaştı.
İlk Mühürdar, aynı yüzleri yeniden gördükçe kapıları kapatmayı düşündü. Fakat dışarıda bekleyenleri gördüğünde bundan vazgeçti. Herkesin bir kez daha dinlenmeye hakkı olduğuna inanıyordu. Onları geri çevirmektense yüklerini kendisi taşımayı seçti.
Her arınmadan geriye bir tortu kalıyordu. Muhafızlar bunları taş duvarların ardındaki mühürlerde biriktirdi. Önce birbirinden ayırt edilemeyen fısıltılar duyuldu. Sonra fısıltılar aynı arzular çevresinde toplanmaya başladı.
Dinlenmek isteyenler hareketsizliği, doymak isteyenler açlığı besledi. Sevilmek isteyenlerin sesine sahip olmak isteyenler karıştı. Bir başkasından üstün olma isteği, hiçbir başkasına ihtiyaç duymadığına inanan bir gurura dönüştü.
Muhafızlar bu karanlıklara yedi ad verdi. Tembellik Acedia, oburluk Gula, şehvet Luxuria, açgözlülük Avaritia, kıskançlık Invidia, öfke Ira ve kibir Superbia diye anıldı. Kayıtlara yedi ölümcül günah olarak geçtiler. Onları doğuran duyguların her biri insanın içinde bulunabilirdi; kulede ise her biri, kendisinden başka hiçbir şeye yer bırakmayacak kadar büyümüştü.
Adlarını öğrenmek onları susturmaya yetmedi.
Son gece İlk Mühürdar, yedi karanlığı kulenin katlarına hapsetti. Son mührün üzerinde kendi adı vardı. Kapılar içeriden kapandığında dışarıda bekleyenler, onları korumak için birinin hâlâ görev başında olduğunu sandı.
Kulenin çanı yedi kez çaldı.
Doruktaki ışık söndü.
Bugün Angriyar’da da Kingala’da da kuleden söz edenler seslerini alçaltır. Anlatılanlar değişir; kapıda bekleyen adamın adı değişmez.
Mühürdar Kaelen.
Yüzünü gördüğünü söyleyenlerin tarifleri birbirini tutmaz. Kimine göre yaşlıdır, kimine göre yürüyüşünde genç bir askerin sertliği vardır. Pelerininin altından görünen elleri eski mühürlerin izlerini taşır. Kendisine geçmişi sorulduğunda, soruyu soranın ne aradığını sorar.
Sen geldiğinde önünde açık duran deftere baktı. Bazı isimlerin karşısında dönüş tarihleri vardı. Bazılarının yanında tek bir çizgi; bazılarının karşısında ise hiçbir şey.
“İçeride kaç kişi var?” diye sordun.
Kalemini bırakmadı.
“Bunu saymayı uzun zaman önce bıraktım.”
Kapının yakınındaki tezgâhlarda hazırlığını tamamlarken, satıcıların bazı eşyalara dokunmadan önce duraksadığını fark ettin. Onarılmış bir kalkanın kenarında silinmiş bir arma, deri bir kayışta sahibinin baş harfleri vardı. Bu küçük dükkânların bir kısmı, dönmeyi başaranların bıraktıklarıyla ayakta duruyordu.
Kimse sana kolay bir zafer vadetmedi. Yol azığını tartan adam, fazladan bir sargıyı paketin arasına sıkıştırdı. Ücretini sorduğunda başını çevirdi.
Kaelen kapıyı açmadan önce son kez konuştu.
“İçeride gördüğün her şeye düşman deme. Bazıları hâlâ kurtarılmayı bekliyor.”
Bir an durdu.
“Seni tanıyan bir ses duyarsan, onu dinlemek için neden bu kadar sabırsızlandığını düşün.”
Acedia’nın katında korktuğun gürültü yoktu.
Taşların arasından çıkan sis, dizlerinin çevresinde ağır ağır dolaşıyordu. Duvar diplerinde oturan siluetlerin yanından geçtin. Birinin omzunda ulak çantası, diğerinin elinde artık paslanmış bir mızrak vardı. Ayakları zemine öylesine gömülmüştü ki nerede bedenlerinin bitip taşın başladığını seçemiyordun.
Bunlar bir zamanlar yetişmek için yaşayan insanlardı. Savaş meydanına, kuşatılmış bir şehre, bekleyen bir aileye… Kulenin içinde ilk kez hiçbir yere yetişmek zorunda olmadıklarını hissetmişlerdi.
Sonra hareket etmenin neden gerekli olduğunu unutmuşlardı.
Acedia, aralarından doğrulurken yüzünde nefret yoktu. Sana dinlenebileceğin bir yer gösterir gibi elini uzattı. Darbelerinin ağırlığı zırhından çok iradene çöküyordu. Her adımın ardından oturmayı, her savuruşun ardından kılıcını indirmeyi düşündün.
Yerdeki ulak çantasından bir mektup sarkıyordu. Üzerindeki mühür hiç açılmamıştı.
Onu gördüğünde bir adım daha attın.
Acedia’nın son gölgesi dağıldığında sis çekildi. Mektubun sahibini bulamadın. Yine de onu duvarın ıslak dibinde bırakmadın; kuru bir taşın üzerine koydun.
Yoluna devam etmek, o katta kazanabileceğin ilk zaferdi.
Üst katta sofralar kuruluydu.
Kâselerde dumanı tüten yemekler, tabaklarda yeni kesilmiş ekmekler görünüyordu. Fakat yaklaştığında kokuları kayboluyor, geriye rutubetli taşın soğuğu kalıyordu.
Gula’nın çevresinde dolaşan varlıklar, bir zamanlar kıtlık içindeki bir köyden gelmişti. Yanlarında boş çuvallar ve doyuracaklarına söz verdikleri çocukların adlarını taşımışlardı. İlk gecelerinde kule onlara düşledikleri sofrayı göstermişti. Sonraki gecelerde sofranın başından kalkamaz olmuşlardı.
Gula, onların hiçbir zaman bitmeyen açlığının içinde büyümüştü.
Sana yöneldiğinde ağzından bir öfke çığlığı çıkmadı. Çok uzaktan gelen, neredeyse mahcup bir istek duydun: Biraz daha.
Her şeyi kendine çeken o boşluğun önünde dururken, sofradaki küçük bir kâse gözüne ilişti. Diğerlerinden daha az aşınmıştı. Biri onu uzun zaman boyunca başka birinin geleceği umuduyla korumuş olmalıydı.
Savaş sona erdiğinde göz alıcı sofralar çürümüş tahtalara dönüştü. Küçük kâse yerinde kaldı.
Onu devirmeden geçtin.
Luxuria seni adınla çağırdı.
Ses, duymayalı uzun zaman olmuş birine aitti. Sözcükleri söylemeden önce aldığı nefes bile doğruydu. Daha yüzünü görmeden ona doğru bir adım atmıştın.
Sonra Kaelen’in uyarısını hatırladın.
Salonun iki yanındaki aynalar, geldiğin koridoru yansıtmıyordu. Birinde hiç kaybetmediğin bir dostla yürüyordun. Bir diğerinde yıllardır beklediğin kapı sana açılıyordu. Bazılarında savaş yaraların yoktu. Bazılarında seni terk edenler pişmanlıkla başlarını eğmişti.
Luxuria aynaların arasında dolaşıyor, bakışlarının hangisinde durduğunu izliyordu.
Bu katta sevgi için gelmiş insanların izleri vardı. Bir duvara iki isim yan yana kazınmıştı. Bir sütunun dibinde, artık kime ait olduğu bilinmeyen bir saç örgüsü kurdeleyle bağlanmıştı. Kule, birbirini arayanların özlemini duymuş; onlara, bekledikleri kişinin yalnızca biraz ileride olduğunu söylemişti.
Yürümüşlerdi.
Bir süre sonra aradıkları insanın ne istediğini düşünmeyi bırakmışlardı. Önemli olan ona ulaşmak, onu yanında tutmak, bir daha kaybetmemek olmuştu. Aynalardaki yüzlerin kendilerine ait olmadığını gördüklerinde bile geri dönememişlerdi.
Luxuria’nın güzelliği, bu yarım kalmış kavuşmaların birbirine eklenmiş hâliydi. Ona uzun baktığında yüzünün kenarları kararıyor; tanıdık bir gülümsemenin altında, sana ait bir anıyı giymiş boşluğu görüyordun.
“Bunca yolu geldin,” dedi. “Elbette bir karşılığı olmalı.”
Söylediğinde utanılacak bir şey yokmuş gibi konuşuyordu. Çektiğin acıları, tutulmayan sözleri, kimsenin görmediği fedakârlıkları birer birer saydı. Seni suçlamadı. Tam tersine, haklı olduğunu söyledi.
Ne kadar incindiysen, o kadar çok şeyi hak ettiğini anlattı.
Elin, farkında olmadan yol boyunca biriktirdiklerine gitti.
Aynalardaki yüzler gülümsedi.
Salonun gerisinde küçük bir kabartma vardı. Kuleye giren bir yolcu resmedilmişti. Dönüşünü gösteren bölüm aşınmış, yüzü silinmişti. Yalnızca açık duran eli seçilebiliyordu. Heykeltıraşın avucun içine bir şey işleyip işlemediğini anlamak imkânsızdı.
Luxuria, gözlerinin oraya kaydığını görünce önüne geçti.
“Eskilerin tesellileri,” dedi. “Verecek bir şeyleri kalmadığında böyle hikâyeler anlatırlardı.”
Sonra sana ötekilerden daha sade bir ayna gösterdi.
Orada herkes seni seviyordu. Kaybettiklerin dönmüş, borçların ödenmiş, düşmanların susmuştu. Başını çevirdiğinde dünya da seninle birlikte dönüyordu. Hiç kimsenin senden ayrı bir isteği yoktu.
Aynadaki yüzüne baktın.
Yorgun görünüyordun.
Bütün bunların bir anlığına bile senden uzaklaşmasından korkuyordun.
“Kal,” dedi Luxuria. Bu kez sesi ilk duyduğun kişiye değil, sana benziyordu. “Burada hiçbir şeyini kaybetmezsin.”
Kılıcını kaldırdığında aynalardaki eller de kalktı. Bazıları sana yalvarıyor, bazıları seni işaret ediyor, bazıları vaat edilenleri tutmaya çalışıyordu. Luxuria’nın yüzü her darbede değişti. Bir an sevdiğin birini, bir an olmak istediğin insanı gördün.
Sonunda karşında yalnızca karanlık kaldı.
Yere düşen cam parçalarından biri ayaklarının dibine kadar kaydı. İçinde yüzünü göremedin. Salonun yüksek bir penceresinden gelen solgun ışığı yansıtıyordu.
Üzerinden geçerken kabartmaya bir kez daha baktın.
Açık el, taşın geri kalanından daha az aşınmış gibiydi. Belki daha sonra oyulmuştu. Belki de oradan geçenler, nedenini bilmeden hep aynı yere dokunmuştu.
Üst kata çıkan kapı açıktı.
Ardından gelen fısıltının Luxuria’ya mı, yoksa kendi düşüncene mi ait olduğunu anlayamadın.
“Yine de bir şey eksik.”
Bu kez cevap vermedin.
Avaritia’nın salonunda altın parlamıyordu. Oksitlenmiş metalin, terin ve eski deri keselerin kokusu vardı.
Bir zamanların tüccarları ile hazine avcıları, biriktirdiklerinin altında eğilmişti. Dokundukları sikkeler tenlerine yapışmış, üst üste yığılarak bedenlerini kaplamıştı. Onları koruyan zırh, aynı zamanda yürümelerini zorlaştıran ağırlıktı.
Avaritia, yere düşen tek bir sikkenin sesini bile duyuyordu.
Sana saldırırken gözleri bazen kılıcından ayrılıp ayaklarının dibine kayıyordu. Bir parça servetini kaybetme korkusu, aldığı yaradan daha güçlüydü. Salonun gerisinde yüzlerce anahtar asılıydı. Hangi kapıları açtıklarını hatırlayan kalmamıştı; yine de hiçbirinin elden çıkarılmasına izin verilmemişti.
Savaş boyunca, onun dikkatini çeken her metal sesi kendi elinin altında da bir kıpırtı uyandırdı. Luxuria’nın sözleri, kat değiştirdiğinde arkanda kalmamıştı.
Avaritia devrildiğinde sikkeler bedeninden söküldü. Ortaya çıkan el düşündüğünden küçüktü. Parmakları hâlâ bir şeyi sıkıca kavrıyordu.
O eli açmaya çalışmadın.
Invidia’nın bir yüzü yoktu.
Sen salona girdiğinde yüzünü buldu.
Önce yürüyüşünü taklit etti. Sonra kılıcını tutuşunu, nefes alışını, yaralı omzunu korumak için yaptığın küçük hareketi… Çok geçmeden karşında duran şeklin hanginizin gölgesi olduğunu ayırt etmek zorlaştı.
Bu katı dolduran ruhlar, kendi hayatlarına bakmaktan vazgeçmişti. Başkalarının alkışını dinlemiş, başkalarının gücünü saymış, kendi değerlerini daima bir başkasının eksilmesinde aramışlardı. Hatırlanmaya çalışırken isimlerini unutmuşlardı.
Invidia her hareketini öğrendiğinde biraz daha belirginleşiyordu. Sana benzediği ölçüde senden nefret ediyordu; çünkü yüzün ona ait olmuyordu.
Bir darbeyi hazırlarken kılıcını yarıda durdurdun. Karşındaki şekil, beklediği hareketin gelmeyişiyle sendeledi. O kısa anda gözlerinde bir boşluk gördün: Başkası ne yapacağını söylemediğinde, ne istediğini bilmiyordu.
Son gölge dağıldığında salonda kendi adını alçak sesle söyledin.
Bir an için, onu hâlâ hatırladığından emin olmak istemiştin.
Ira’nın katında savaş çoktan başlamıştı.
Sen gelmeden önce de sürüyordu.
Duvarlar, artık var olmayan orduların emirlerini geri veriyordu. Kırık sancakların altında dolaşan eski generaller, birbirlerini düşmanlarının adlarıyla çağırıyordu. Onları burada tutan şey ilk uğradıkları haksızlık değildi. Yaptıklarının hesabını vermemek için sürekli yeni bir düşmana ihtiyaç duymalarıydı.
Ira’nın zırhında hem kendi askerlerinin hem de karşı ordunun darbeleri vardı. Bir zamanlar stratejiler kurmuş, geri çekilme emri vermiş, yaralılarını saymıştı. Şimdi hatırladığı tek emir ilerlemekti.
Öfkesi, çevresindeki gölgeleri ayağa kaldırıyordu. Kızıl havaya karışan zehir her nefeste içini yakarken ona aynı hiddetle karşılık vermek istedin. Daha sert vurmak, yarayı başka bir yarayla susturmak…
Sonra saldırılarının ritmini duydun. Öfkesinin altında eski bir düzen kalmıştı; ne zaman ne yapacağını artık kendisi bile seçemiyordu.
Onu izledin. Geri çekildin. Bekledin.
Ira düştüğünde kılıcını yeniden kaldırmadın.
Bir süre boyunca zaferden sonra ne yapılacağını hatırlamaya çalıştın.
Superbia’nın katına çıktığında başını eğmek istedin.
Tavanın yüksekliğini göremiyordun. Yukarıdan gelen baskı, yorgun omuzlarına dünyanın bütün taşları yüklenmiş gibi hissettiriyordu. Önündeki varlık, gelişini ancak uzun bir sessizlikten sonra fark etmiş gibi başını çevirdi.
Onun gözünde ne İnsanların direnci ne de Magmarların ateşi kalıcıydı. Kendinden önce bir zaman, kendinden sonra bir dünya düşünemiyordu. Aşağıdaki bütün acıları, düzenin devamı için gerekli ayrıntılar sayıyordu.
“Buraya kadar gelmen,” dedi, “burada bulunmaya hakkın olduğu anlamına gelmez.”
Ardında, yüzleri yukarı dönük heykeller duruyordu. Hiçbiri birbirine bakmıyordu.
Superbia’nın önünde yalnızca bedenin küçülmüyordu. Acedia’nın katındaki mektup, Gula’nın sofrasındaki kâse, hatırladığın bütün küçük şeyler bir anda önemsiz görünmeye başladı. Sana, yalnızca büyük zaferlerin ve onları kazananların değerli olduğunu kabul ettirmek istiyordu.
Yerden kalkarken ulak çantasını düşündün.
Birinin beklediği, hiç ulaşmamış bir mektubu.
Superbia bunu neden hatırladığını anlayamadı.
Son darbenin ardından yukarıdaki ağırlık çözüldü. Heykeller çatladı. Kule boyunca bir ses dolaştı; içeride tutulan binlerce nefes aynı anda bırakılmış gibiydi.
Yedi günahın hâkimiyeti kırılmıştı.
Fakat taşların içinden gelen kalp atışı sürüyordu.
Kapının önüne döndüğünde Kaelen, olanları anlatman için acele etmedi.
Defterde adının karşısına bir tarih yazdı. Sonra söylediklerini dinledi. Yedinci katta duyduğun sesten söz ettiğinde kaleminin ucu durdu.
“Mühürler,” dedi, “onları taşıyanlardan daha uzun yaşar.”
Bundan fazlasını anlatmadı.
Kuleye girenler arasında birbirinden farklı hikâyeler dolaşıyordu. Bazıları son zaferden sonra yalnızca çıkışı görmüştü. Bazıları duvarların ardında ayak sesleri duymuş, bazıları üstlerinden toz döküldüğünü söylemişti. Başkalarıysa sorulduğunda susuyordu.
Kaelen hiçbirinin sözünü düzeltmedi.
Senin için yolun devam ettiği gün, daha önce görmediğin merdivenler taşların arasından yükseliyordu. Basamaklarda ganimet izleri yoktu. Yalnızca yukarı yürümüş birinin, aynı yerlere tekrar tekrar bastığını gösteren aşınmalar vardı.
Custos kapının önünde duruyordu.
Kulenin ilk taşları örülürken yapılmıştı. Taş bedeninin üzerindeki eski işaretler, duvarlardakilerden bile önceye aitti. Göğsündeki çatlağın derinlerinde solgun bir ışık yanıyordu.
Bir zamanlar içeri alınanlarla dışarı çıkarılanları saymıştı. Son gece kapı kapandığında, ona verilen emir değişmişti. O zamandan beri emri veren kişi gelmemiş, nöbeti devralacak kimse görünmemişti.
Yine de Custos beklemişti.
Seni gördüğünde ne öfkelendi ne de şaşırdı. Elini kaldırdı; havada eski bir mühür belirdi. Taşların üzerine düşen ışık giderek daralırken, kalkanına vuran ilk titreşimi hissettin.
Onun karşısında acele etmek, kapıyı yumruklamak gibiydi. Her zorlayışın taşta daha sert bir yankı buluyordu. Savunmanı toparlayıp beklediğinde ise göğsündeki çatlak görünür hâle geldi. Yıllar boyunca koruduğu şey, bedenini içinden ayırıyordu.
Custos yenildiğinde parçalanmadı.
Bir dizini yere koydu. Ağır başını eğdi ve kapıdan çekildi.
Yanından geçerken, taş parmaklarının ilk kez gevşediğini gördün.
Bu salonda duvarların yerini raflar almıştı. Defterlerde ölülerin adları, tutulmamış yeminleri ve geride bıraktıkları işler yazıyordu. Sayfalar arasında kurumuş çiçekler, kırık mühürler, gönderilmemiş mektuplar vardı.
Terazi Muhafızı bunların ortasında duruyordu.
Bir zamanlar bu yerde bir yargıç oturmuştu. Dinlediği ruhların hiçbirini eksik anlamak istemediği için her hükmü ertelemişti. Yıllar geçtikçe bekleyenler çoğalmış, defterler üst üste yığılmıştı. Sonunda yargıcın kendi adı da kayıtların arasından silinmişti.
Geriye kalan muhafız, her gece aynı sayfalarda kendisine ait hükmü arıyordu.
Terazinin bir kefesi yere değiyordu. Diğeri boş görünüyordu; fakat sen yaklaştığında onun da ağırlaştığını hissettin.
Açtığın yaralar kapanırken, kendi yaralarının iyileşmesi yavaşladı. Muhafız her eksileni başka bir yerden tamamlıyordu. Ölçmekle görevlendirildiği acının, sonunda tek sahibi olmuştu.
Son çatışmada raflardan bir defter düştü. Açılan sayfada kazınarak silinmiş bir adın izi vardı. Muhafızın bakışı ilk kez senden ayrıldı.
Terazi sallandı.
Birbirinden uzak iki kefe, kısa bir an aynı hizada durdu.
Muhafız yere çökerken elini deftere uzattı. Sayfayı senin göremeyeceğin biçimde kendine çevirdi.
Yukarı çıkan kapı sessizce açıldı.
Dorukta seni bir canavar karşılamadı.
Taş bir çemberin içinde, başında yıpranmış bir taç taşıyan adam duruyordu. Omuzlarından duvarlara uzanan işaretler, bütün katlardan geçen mühürlerle birleşiyordu. Beyaz ışığın bir zamanlar yandığı yer tam arkasındaydı.
İlk Mühürdar gözlerini açtı.
Yüzünde ne Superbia’nın küçümsemesi ne de Ira’nın gazabı vardı. Yorgundu. Seni gördüğünde, beklediği bir yardım sonunda gelmiş gibi doğruldu.
“Aşağıdakileri duydun mu?” diye sordu.
Başını salladın.
“Ben hiç susmadıklarını biliyorum.”
O gece yedi karanlığı hapsettiğinde, onları taşıyabilecek son yer kendi ruhu olmuştu. Başlangıçta içeri girenleri korumaya devam etmişti. Sonra koruduğu insanlarla hapsettiği şeylerin sesleri birbirine karışmıştı.
Kimi kurtardığını artık ayırt edemiyordu.
Yine de bırakırsa hepsinin kaybolacağından emindi.
“Mührü açarsan onları yitiririm,” dedi.
Duvarlarda adlar parladı. Senin tanımadığın yüzler, taşın altında belirip kayboldu. Adam onların hepsini hatırlamaya çalışırken dizleri titredi. Birinin adını unutacağı korkusuyla sesi yükseldi.
Savaş başladığında gücünün çekildiğini hissettin. Mühürdar, senden aldığı canlılıkla doğruluyor; zayıfladıkça son yemininin çevresine daha sıkı kapanıyordu. Taç başını yaralıyor, yine de onu çıkarmıyordu.
Ona doğru ilerlerken geçtiğin katları hatırladın. Her birinde bir istek, sahibinden büyük hâle gelmişti. Burada ise kurtarma arzusu, kurtarılacak kimsenin dışarı çıkmasına izin vermiyordu.
Son darbeni tacın altındaki mühre indirdin.
Taş çember çatladı.
İlk Mühürdar düşerken elini sana uzattı. Bir an, seni de kendisiyle birlikte çekmesinden korktun. Fakat parmakları bileğine kapanmadı.
Avucunda, kendi adının son harfi kadar küçük bir ışık söndü.
“Ben…” dedi.
Cümlesini tamamlayamadı. Ardından, uzun zamandır ilk kez hiçbir sesi dinlemek zorunda olmayan birinin huzuruyla gözlerini kapattı.
Kulenin çanı bir kez çaldı.
Kaelen dönüşünde önce sana, sonra arkanızdaki kapıya baktı.
Defterini açtı. Söyleyeceklerini bekledin. O, adının karşısına tarihi yazdıktan sonra sayfanın kenarına küçük bir işaret koydu. Daha önceki sayfalarda da aynı işareti gördün; çok seyrek, bazen aralarında yıllar vardı.
“Bitti mi?” diye sordun.
Uzun süre kulenin pencerelerine baktı.
“Bugün,” dedi, “içeriden çıkanların sesini duyabiliyorum.”
Sonraki günlerde köylerde küçük değişiklikler oldu. Bir iksirci tezgâhını yeniden açtı. Yıllardır elini taşa süremeyen bir usta iş istedi. Balıkçıların arasına sessiz bir yabancı katıldı. Kimi korunacak bir yolcu, kimi taşınacak bir yük, kimi toprağa bırakılacak bir tohum arıyordu.
Arınmış Ruhlar adı, önce onlar için söylendi.
Zamanla bu ruhların güvenini kazananların emeği de aynı adla anılmaya başladı. Hizmet anlaşmalarında, verilen sözlerde, birbirine uzatılan ellerde… Onların desteğini yanında taşıyan biri, kulenin yalnızca öldürülen yaratıkların hikâyesi olmadığını öğreniyordu.
Madalyonlar bu güvenin görünür hatıraları oldu. Bir madalyonun yerini daha değerlisi aldığında, eskisinin temsil ettiği yol unutulmadı. İnsanlar yeni işarete bakıp kaç düşmanın yenildiğini sorardı. Kulenin içinden dönmüş olanlarsa bazen cevap vermeden önce düşünürdü.
Kaelen’in defteri kapanmadı.
Kule de dünyanın bütün açlığını, öfkesini ve arzusunu son kez görmüş değildi. Taşlar eski sesleri hatırlıyor; kapıya gelen her yolcu onlara yeni bir şey anlatıyordu. Bu yüzden birinin zaferi, ardından gelenin yolculuğunu ortadan kaldırmıyordu.
Fakat o gece yüksek pencerelerde ışık vardı.
Kapıdan uzaklaşırken omzunun üzerinden son kez baktın. Kaelen eşikte durmuş, içeriden gelen görünmez bir yolcuya yer açıyordu.
Başını eğdi.
Ve arkasındaki kapıyı, biri çıkabilsin diye biraz daha araladı.